“Anlama Yanılgısı” Akıl Modeli | Cehaletimizi Görmezden Gelme Yeteneğimiz Neredeyse Sınırsızdır

Dünyaya anlam verme çabasından ortaya çıkan “anlama yanılgısı”, insanın kendini kandırabilmesinde büyük bir role sahiptir. Daha açık bir ifadeyle, bir olay hakkında düşünürken, karar verirken veya yargıya varırken, zihnimizin o olayla ilgili sahip olduğumuz bilgilerden bir hikaye oluşturduğunu ve hikayenin boşluklarını ise geçmişte edindiğimiz alakalı veya alakasız bilgilerden yararlanarak doldurduğunu söyleyen bir modern bilgelik kavramıdır. Dolayısıyla, aklımızın hikayeleri oluşturma ve sevme gücünün farkında olmak, dünyayı –içerisinde karşılaştığımız olayları- daha doğru anlamamıza ve değerlendirmemize yardımcı olacaktır.

Anlama yanılgısı kavramı, ilk olarak Nassim Taleb tarafından 2008 yılında “Siyah Kuğu” kitabında ortaya atılmıştır. Taleb’e göre, biz insanlar geçmiş hakkında dayanaksız açıklamalar uydurup doğruluklarına inanarak kendimizi kandırabiliriz. Bu kavramı Daniel Kahneman da 2015 yılında yayınlanan Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabında şöyle ele alıyor:

  • Erişebildiğiniz enformasyondan mümkün olan en iyi öyküyü kurar ve iyi bir öykü ise ona inanırsınız. Paradoksal olarak, az şey bildiğinizde, yap-boza yerleştirecek parçalar daha az olduğunda, tutarlı bir öykü kurmak daha kolaydır. Dünyanın anlamlı olduğuna dair rahatlatıcı inancımız sağlam bir temele dayanır: cehaletimizi görmezden gelme yeteneğimiz neredeyse sınırsızdır.

  • Yanılsamanın özü geçmişi anladığımıza inanmamızdır; bu, geleceğin de bilinebilir olması gerektiğini ima eder, ama aslında geçmişi sandığımızdan daha az anlarız. Bilmek bu yanılsamayı besleyen tek sözcük değildir. Yaygın kullanımda, sezgi ve önsezi sözcükleri de sonradan doğru çıkan geçmişe ait düşünceleri ifade eder. “Bu evliliğin uzun sürmeyeceğine dair bir önsezim vardı, ama yanılmışım,” ifadesi kulağa garip gelir, yanlış çıkan bir önseziyle ilgili herhangi bir cümle de öyle. Gelecek hakkında net bir şekilde düşünebilmek için, geçmişte sahip olduğumuz inançları etkilemek için kullandığımız dili arındırmamız gerekir.

Zihnimizin hikayeler oluşturmasından bahsederken, aslında biz insanların nasıl akıl yürütmeye çalıştıklarına da değinmiş oluyoruz. Bu noktada ise yönümüzü David Hume’un 1748 yılında yayınladığı “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma” kitabına çevirebiliriz. Hume, bu konuya şöyle değiniyor:

  • Doğa, belirli idealar arasında bağlantılar kurmuştur ve düşüncelerimize bir idea geldiğinde, hemen ardından bağlılaşığını getirir ve dikkatimizi hafif, belli belirsiz bir hareketle ona çeker. Bu bağlantı ya da çağrışım ilkelerini üçe indirgemiştik: Benzerlik, Yalınlık, Nedenlilik. Bunlar, düşüncelerimizi birbirine bağlayan ve bütün insan soyunda az veya çok görülen, düzenli düşünme veya karşılıklı konuşma zincirini ortaya çıkaran biricik bağlardır.

  • Akıl yürütmelerimizde genellikle kendimize yol göstermek için kullandığımız yol şudur: Tecrübesini edinmemiş olduğumuz objeler, tecrübesini edinmiş olduklarımıza benzer; en alışageldiğimiz şey her zaman en muhtemel olan şeydir; ve bir kanıtlamalar karşıtlığı bulunan yerde, en çok sayıda geçmiş gözleme dayanan kanıtlamaları tercih etmemiz gerekir. Fakat bu kuralla iş görürken, alışılmamışlığı ve inanılmazlığı olağan düzeyde kalan herhangi bir olguyu rahatlıkla bir kenara ittiğimiz halde, daha öteye gidince, zihin her zaman aynı kuralı gözetmez; tersine tümüyle akıl almaz ve mucizevi bir şey ileri sürüldüğü zaman, olgunun bütün inanılırlığı yok etmesi, gereken tam bu özellikten ötürü, böylesine bir olguyu daha da rahatlıkla kabul eder. Mucizelerden doğan şaşma ve hayret tutkusu hoş bir duygu olduğundan, kaynağını meydana getiren olayların inanılmasına doğru belirgin bir eğilim sağlar. Ve bu o kadar ileri gider ki, bu zevki doğrudan doğruya duyamayanlar ve kendilerine anlatılan bu mucizevi olaylara inanmayanlar bile, dolaylı olarak ya da yansımayla, bu tatminden pay almaktan yine de çok hoşlanırlar ve başkalarının hayranlığını uyandırmaktan gurur ve zevk alırlar.

Yukarıda verdiğim bilgilerden anlaşılacağı üzere dünyayı anlamaya çalışmamıza sebep olan şey, sahip olduğumuz “Akıl”. Bu konuya varoluşçu filozof Albert Camus ile yaklaşırsak, farklı bir bakış açısına daha sahip olabiliriz. Camus’ya göre “akıl”, insanın defosudur. Bir başka deyişle, bize doğru veya hatalı kararlar aldıran ve hatta biz insanları diğer canlılardan ayıran en büyük özellik olduğuna inandığımız “düşünebilme yetisinin”, aslında bizi dünyaya karşı uyumsuzlaştırdığını söylemektedir. Bu konuyu 1942 yılında yayınladığı Sisifos Söyleni kitabında şöyle ele alıyor:

  • Ağaçlar arasında bir ağaç, hayvanlar arasında bir kedi olsaydım, bu yaşamın bir anlamı olurdu, daha doğrusu bu sorunun hiç anlamı olmazdı, çünkü dünyadan bir parça olurdum. Bu dünya olurdum, oysa şimdi bütün yakınlık gereksinimimle onun karşısındayım. Öylesine önemsiz olan us (akıl), işte beni tüm evrenin karşıtı yapan bu.

Sosyal medyada, televizyonda, iş yerinde veya arkadaş ortamında vs. her gün, her anda karşılaştığımız –tükettiğimiz- bilgiler, dünyayı algılama şeklimizi etkilediği gibi, zihnimizin ihtiyaç duyduğu ve oluşturduğu hikayelere yön vermektedir. Buna günlük hayattan örnekler vermek gerekirse;

  1. Futbol takımlarının sosyal medya üzerinden taraftarlarına empoze ettiği bilgiler, kahraman oyuncular, geçmiş başarı hikayeleri vs. taraftarın zihninde yaratacağı hikayeyi şekillendirmeye ve takıma olan bağlılığını arttırmaya yönelik. Dahası, bu tarz içerikleri beğendikçe benzer türde içeriğe daha fazla maruz kalıyoruz ve oluşturduğumuz hikayenin neden-sonuç ilişkisi ve bize sunduğu bakış açısı bir hayli daralıyor. Bunun sonucunda ise, söz konusu futbol olunca kendi hikayemizin –takımımızın- diğerlerinden daha önemli ve başarılı olduğuna inanmaya başlıyoruz ve dolayısıyla kendimizi kandırma olasılığımız artıyor. Bu, futbol takımları için avantaj sağlayacak bir akıl modeli iken, taraftarlar içinse farkında olunması gereken bir durumdur. Benzer örnek, farklı inanç sistemleri için de geçerli.

  2. Müşteri deneyimi alanında, firmaların müşterisine sunduğu yolculuklar –ürün ve hizmet kalitesi ve süreci- müşterilerin zihinlerinde güzel bir hikaye yaratabilir. Dolayısıyla, müşterinin bakış açısını daraltarak kendi ürün ve hizmetinin diğer firmaların ürün ve hizmetlerinden daha iyi olduğu (anlama) yanılgısını yaratabilir. Bu, müşteri deneyimi departmanları için kullanılabilecek bir akıl modeli iken, müşteriler içinse farkında olunması gereken bir durumdur. Benzer örnek, insan kaynakları ve çalışanlar için de geçerli.

Sonuç olarak, bu akıl modelinin bilincinde olmak, geçmişte edindiğimiz bilgi ve deneyimlere dayanarak geçmişi anlamak konusunda daha alçak gönüllü olmamızı ve bu sayede farklı bakış açılarına ihtiyaç duymamızı sağlayacaktır.

Anlama Yanılgısı Akıl Modelini” diğer Modern Bilgelik Kavramları ile bağdaştırmak gerekirse, şu kavramları incelemenizi tavsiye ederim:

  1. İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma | David Hume

  2. Sisifos Söyleni | Albert Camus

  3. ‘Ortalamaya Doğru Regresyon’ Akıl Modeli | Başarı = Yetenek + Şans


229 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör