Yabancı | Albert Camus

Albert Camus, varoluşçuluk felsefesiyle ilgilenen ve absürdizm akımının öncülerinden biri olmasına rağmen kendisini varoluşçu veya absürdist olarak tanımlamaktan kaçınan Cezayir asıllı Fransız bir filozoftur. Toplumu, toplumun kurallarını ve beklentilerini ele aldığı Yabancı kitabında, modern insanın anlam arayışını ve toplumun istediği kalıbın dışına çıktığında nasıl yabancılaşabileceğini bizlerle paylaşıyor.



Toplumun kurallarına uymak ve beklentilerine cevap vermek zorunda mıyız? Zorundaysak nasıl özgür olduğumuzu söyleyebiliriz? Bu kuralları toplum olarak hep birlikte mi belirledik? Yoksa bazıları mı belirledi? Bu kurallar ve beklentiler, toplumun çıkarlarına mı yoksa belli bir kesimin çıkarlarına mı hizmet ediyor? Peki özgür hissetmek için topluma yabancılaşmak mı gerekir? İnsan mı topluma yabancılaşır, yoksa toplum mu insandan uzaklaşır?


Albert Camus’nun Yabancı adlı eserinin baş kahramanı Meursault, kendisini tam olarak bu soruların ortasında bularak, en basit haliyle, toplum tarafından anlam yüklenen olaylara anlam yüklemediği için topluma yabancılaşmaktadır. Kitaptan aldığım 5 not ile birlikte Meursault’un iç dünyasını keşfedebilir ve kendimizden bir parça bulabiliriz:


  1. Hayatımı değiştirmek için bir neden göremiyordum. Enine boyuna düşününce mutsuz değildim hani. Öğrencilik yıllarında iş hayatına dair hırslarım çok vardı. Ama öğrenimimi yarıda bırakmam gerekince, tüm bunların gerçek anlamda önemi olmadığını çabucak anladım.

  2. Akşam Marie beni almaya geldi, kendisiyle evlenmek isteyip istemediğimi sordu. Benim için fark etmediğini, o isterse evlenebileceğimizi söyledim. Bunun üzerine onu sevip sevmediğimi sordu. Daha önce yanıtladığım gibi, bunun bir anlam ifade etmediğini ama sevdiğimi sanmadığımı söyledim. “O halde neden benimle evlenesin ki?” dedi. Bunun hiçbir önemi olmadığını, ama eğer o arzu ediyorsa evlenebileceğimizi anlattım. Zaten bunu isteyen kendisiydi, ben de evet demekle yetiniyordum. Marie evliliğin ciddi bir iş olduğunu belirtti. “Değil,” dedim.

  3. Tutukluluğum süresince bazı sıkıntılar dışında, çok da mutsuz sayılmazdım. Bütün mesele, yine, vakit öldürmekti. Hatırlamayı öğrendiğim andan itibaren hiç canım sıkılmaz oldu. Bazen odamı düşünmeye koyuluyordum, zihnimde odanın bir köşesinden yürümeye başlayıp yolumun üzerindeki her şeyi aklımdan tek tek sayıyor, sonra başladığım noktaya geri dönüyordum. Başlarda gezinti çabucak bitiyordu. Ama bunu her tekrarlayışımda, öncekinden biraz daha uzun sürmeye başlamıştı. Çünkü her mobilyayı, her birinin üzerindeki her nesneyi, her nesnenin bütün ayrıntılarını, ayrıntılardan bir kakmayı, bir çatlağı, kırık bir kenarı, renklerini ya da dokularını hatırlıyordum. Öyle ki birkaç haftanın sonunda, yalnızca odamdaki eşyaları tek tek sayarak saatler geçirebiliyordum. Dolayısıyla, dışarıda sadece bir gün bile yaşamış olsa insanın hapiste hiç zorlanmadan yüz yıl geçirebileceğini anladım. Canı sıkılmadan yaşayacak kadar anısı olurdu zira.

  4. Bir gün gardiyan hapse gireli beş ay olduğunu söylediğinde ona inandım ama söylediğini kavrayamadım. Benim için hücremde akıp giden hep aynı gündü, hep aynı işi yapıp duruyordum.

  5. Sanık sandalyesinde de olsa, insanın kendinden bahsedildiğini duyması her zaman ilginç bir şey. Savcıyla avukatım iddiaları ve savunmaları sırasında, benden hatta benden çok işlediğim suçtan bahsediyorlardı. Benim adıma karar almaya çalışıyorlardı.


Bazen sırf toplumdan dışlanmamak için ya istemediğimiz davranışlarda bulunuruz ya da sergilediğimiz davranışı topluma açıklamak ve kabul ettirmek zorunda hissederiz. Yani kendimizin değil de toplumun bakış açısını ön planda tutarız. Günümüzden birkaç örnek vermek gerekirse;


  • Toplum olarak düğünlere öylesine büyük anlamlar yüklendi ki, aramızdan birinin "ben düğün yapmayacağım" dediğinde topluma bunu açıklamak ve kabul ettirmek zorunda hissetmesi.

  • İyi bir üniversite bitirip iyi bir firmada çalışmaya başlayan birinin, işi bırakıp tutkularının peşinden gitmesi için bunu topluma açıklamak ve kabul ettirmek zorunda hissetmesi.

  • Özellikle kadınlar için çok fazla kuralların ve beklentilerin yer aldığı dünyada, kadınların hem iş hem sosyal hayatta sergiledikleri birçok davranışı topluma açıklamak ve kabul ettirmek zorunda hissetmesi.

Kendi düşüncenizi geri planda tutup toplumun kurallarına göre yaşamak daha basit ve problemsiz görünebilir. Ancak Varoluşçu felsefenin önde gelen isimlerinden Jean Paul Sartre, bu durumun insanın kendisine ve çevresine karşı bir tiksinti duymasına sebep olabileceğini söylerken, varoluşçu psikolojinin önde gelen isimlerinden Victorl Frank ise bu durumun günümüz insanını varoluşsal boşluğa iterek mutsuzlaştırabileceğini söylemektedir.


Sonuç olarak, bir tarafta Albert Camus’un bahsettiği gibi topluma yabancılaşma söz konusuyken diğer tarafta Jean Paul Sartre’nin bahsettiği insanın kendisine ve çevresine karşı duyduğu bulantı hissi ve Victor Frankl’ın bahsettiği gibi varoluşsal boşluk hissi söz konusu. Dolayısıyla, yaşadığımız süre boyunca orta yolu bularak ilerlemek en mantıklı çözüm gibi duruyor. En azından bunun farkında olmamız hayatımıza olumlu açıdan yön verecektir.

Albert Camus’nun “Yabancı” kitabını diğer Modern Bilgelik Kavramları ile bağdaştırmak gerekirse, şu kavramları incelemenizi tavsiye ederim:

  1. Bulantı | Jean Paul Sartre

  2. İnsanın Anlam Arayışı | Viktor E. Frankl

  3. Harita Bölgenin Kendisi Değildir | Algılarımıza Ne Kadar Güvenmeliyiz?

  • Spotify
  • Twitter
  • YouTube
  • instagram

© 2020 by Modern Bilgelik